BALIKLI ÇARŞISI

Yazan: Murad Uçaner

            Geçenlerde gecenin kör karanlığında, insansızlaşmış meydanımda esen hafif rüzgarın savurduğu kağıtların ve poşetlerin sürüklenme hışırtılarından başka bir ses duyulmadığı anların birinde duyduğum bir şarkının sözlerine dikkat kesilmiştim. Meydanımın ki şimdi insanlar bana böyle diyorlar, batısındaki caddeden ağır ağır ilerleyen otomobilin müzik çalarından yükselen şarkının benim duyduğum bölümünde, bir kadın avaz avaz “… Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…” diye bağırıyordu. O otomobilde sadece daha yirmili yaşların sonuna bile gelmemiş bir gencin olduğunu fark ettiğimde kendi kendime daha ne kaybetmiş olabilirsin ki de kaybolan yılları istiyor bu genç deyip anılarıma dalmıştım. Evet, az önce söylediğim gibi bugün insanlar bana meydan diyorlar ama ben elli altmış sene öncesine kadar bu kentin en önemli çarşısıydım ve Balıklı Çarşı olarak da nam salmıştım. Çok eski dönemlere giderek ne sizin zamanınızı daha fazla harcayacağım ne de benim zaten bozuk olan moralimi daha fazla bozacağım. Kısaca ne olduğumu, ne hale getirildiğimi ve yılların birikimini bu fırsattan yararlanarak sizlerle paylaşmak istiyorum. 

            Daha yakın bir zamana kadar Hükümet Konağı olarak kullanılan binanın güneyinde bir zamanlar halk arasında “Kız Sattıran Parkı” olarak adlandırılan yerde bundan yüz sene önce bulunduğum bölgeye adımı vermişlerdi yani Balıklı Çarşısı derlerdi. Şimdi, bana neden Balıklı Çarşısı dediklerini kendi kendinize sorduğunuzu ve Antep gibi bir yerde balığın ne işi var dediğinizi hissediyorum. Açıklayayım: Bundan üç dört yüz yıl kadar önce bulunduğum bölgenin kuzeyi taş ocağı olarak kullanılırken ocağın güneyinde bir pınar vardı ve o pınarın suyu boşa akıp giderdi. Bu suyu değerlendirmek için pınarın olduğu yere bir kastel yapılmıştı. Bu kastelde pınarın suyu büyük bir havuzda toplanır ve havuzdan taşan sular da yakınlardaki evlere ve bostanlara kanallar vasıtasıyla dağıtılırdı. Bu büyük havuzun en büyük özelliği ise toprak seviyesinden bir, bir buçuk metre kadar aşağıda olmasıydı. Havuzun suyundan yararlanmak isteyenler onun dört bir kenarında bulunan taş merdivenlerden beş altı basım inmek zorunda kalırdı bunun nedeni bir zamanlar pınarın içinden geldiği söylenen balıkların havuzda yüzüyor olmalarıydı. Her ne kadar balıklar bu havuzu uzun yıllar öncesinde terk etmişlerse de bu havuzdan dolayı Antep halkı buraya Balıklı Çarşısı, daha doğrusu yerel ağızla söyleyecek olursak “Balıklağan” demeye devam etmişti.   

            Bir zamanlar Antep’in en büyük ve ne aranırsa bulunan çarşısıydım. Ayrıca, bu kentte yaşayan her dinden ve mezhepten insanların dükkanları ve evleri olduğu için küçük Antep de denirdi bana. Beni daha iyi tanıyabilmeniz için yüz yirmi sene önceki halimi anlatayım; O dönemler kuzeyimde Çukur Bostan, güneyimde Çukur Oba, batı tarafımda Eyüboğlu mahallesi ve meydanımın doğu tarafında ise Alaybeyi Camine doğru uzanan dar bir sokak ve bu sokağın sağında solunda çarşıyı meydana getiren dükkanlar bulunurdu. Bir zamanlar kenttin üç ana yolundan biri olan ki ana yol dememe aldanıp da geniş bir cadde olarak düşünmeyin, sadece iki bilemedin üç metre genişliğindeki bu dar yol çarşımın içinden geçerek doğudaki Arasa’dan başlayıp batı sınırı olan Zerdalilik denilen yere kadar  uzanırdı. Haydi gelin, bu dar yolda çok değil yüz yirmi sene önceki halinde doğudan batıya doğru yürüyelim. Günümüzde Alaybeyi ve eskiden Alaybeyi Çarşısı denilen yerden batıya doğru çıkmaya başlarsak, bugünkü Gaziler Caddesinde yürümüş oluruz. Bu yola Balıklağan yolu denirdi. Az önce söylediğim gibi her iki tarafında manifatura, bakkal, fotoğrafçı, saatçi, ekmekçi, leblebici, şerbetçi, helvacı ve dondurmacı dükkanları bulunan bu yol çok dardı. Daha kırk elli yıl kadar öncesine kadar Şehir Kütüphanesi olarak kullanılan binaya gelmeden önce onun bitişiğinde Balıklı Mescidi vardı. Mescidin kapısı ise arka tarafta Park Sokaktaydı. Mescidin kapısının önünden batıya doğru ve Balıkağan’a paralel uzanan bir yol vardı. Bu yol Eyüboğlu camisine doğru evrilirdi. Bu arada belirtmem gerekir ki bu mescit Balıkağan yolundan gözükmezdi. Balıklağan yolu ile mescit arasında evler vardı. Mescidin yüz elli, iki yüz kişi alacak büyüklükte idi ve güzel havalarda namaz kılınan bir bahçesi vardı. Balıklağan yoluna paralel uzanan Mescit kapısı önünden başlayıp batıya doğru giden sokakla, Balıklağan yolu arasında dut ağaçlarının bulunduğu bir meydanlık vardı. Bu meydan tatil günleri insanların buluşup sohbet ettiği bir yerdi. Bu meydanın doğusunda, park sokağı ile Balıklağan yolunun birleştiği köşede cephesi meydana bakan,  Balıklağan karakolu vardı. Çevresinde küçük dükkanlar bulunan ve ön cephesinde beyaz mermerden silindir şeklinde dört sütun bulunan bu karakola meydandan girilirdi. Gayet güzel yapılmış bu binanın üst katı ise Balıklı Mahmudiye Mektebi olarak hizmet verir ve halk arasında Mahmudiye mektebi olarak anılırdı. Balıklağan meydanın batısında şehrin hangi tarafından gelinirse gelinsin girilebilen Sarkis adında bir Ermenin işlettiği meşhur kahvehane vardı. Bu arada söylemeyi unuttum buraya gelmeden önce Balıklı Mescidi’nin kapısının karşısında, meydanın kuzeyinde kapısı park sokağa bakan Basmacı Medresesi bulunurdu. Bu medresenin kuzeyindeki dar bir sokaktan etrafı duvarla çevrili iki kapısından biri Park sokağa bakan genellikle yaz sonlarında bulgur kaynatılan düzlük alan olan Çukur Bostana gidilirdi. Balıklağan yolunun güneyine düşen kısma Çukur Oba adı verilirdi. Yolun bu kısmında da dükkanlar ve çatıları kiremitle kaplanmış evlerin yanı sıra Keyvan Hamamı vardı. Balıklağan çarşısından bir zamanlar Antep’in en meşhur caddesi olan Suburcu caddesine, bugünkü Dr. Mecit Barlas Caddesinden veya M. Tevfik Uygunlar sokağı yolundan geçilerek gidilebilirdi. O zamanlar günümüzde Hürriyet Caddesi olarak adlandırılan yol yoktu. Her ne kadar I. Dünya Savaşı döneminde, Ermeni sürgününden hemen sonra güneydeki Paşa Sokak ve kuzeydeki Suburcu caddelerini güney kuzey yönünde birbirine bağlamak amacıyla birçok ev ve dükkan yıkılarak bir yol açmaya çalışılmışsa da maddi imkansızlıklardan dolayı bu girişim on beş yirmi yıl sonra gerçekleştirilebilmiş ve doğu batı doğrultusunda neredeyse ortadan ikiye bölünmüştü.

            Bunlarla sizlere kısa da olsa I. Dünya Savaşı öncesindeki ve savaş yıllarındaki halimi anlatmış olduğumu düşünüyorum. Gelin isterseniz şimdi size savaş sonrasındaki durumumu anlatayım. I.Dünya Savaşı’nın sonunda yeniden eski canlılığımı kazanmaya başlamıştım ki kent önce İngilizler sonra da Fransızlar tarafından işgal edilmişti. İngiliz işgali döneminde pek fazla olumsuzluk yaşamadım diyebilirim. Fakat Fransız işgali döneminde özellikle de silahlı mücadelenin başlamasıyla birlikte benim de yaşamım alt üst oldu. Antep Harbi olarak adlandırılan bu dönemde çarpışmaların yoğun olarak yaşandığı üç cepheden birisi de benim bulunduğum bölgenin adıyla anılıyordu. Diğerleri Kozanlı ve Çınarlı cepheleriydi. Zaten batı yakam Dünya Savaşı döneminde- az önce sözünü ettiğim- yol açma çalışmaları nedeniyle yıkılmış binalar ve onların enkazları ile kaplanmıştı; bu enkazlara ilaveten Antep Harbi döneminde zarar gören binaların enkazları eklenince harbin sonunda çarşının batı tarafı enkazdan geçilemeyecek bir hâl aldı. Neyse ki bu enkazlar kısa zamanda temizlenerek ki kısa zamanda dememe bakmayın neredeyse on yıllık bir sürenin sonunda eskiden kalma binalarım tamir edilerek halkın ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir çarşı görünümünü yeniden kazandığımda içimi buruk bir sevinç kaplamıştı. Sevincimin burukluğunun nedeni ise eski çok kültürlüğümden eser kalmamasıydı. Acı tatlı birçok anımız olan Ermeni sakinlerim ve çarşıya gelen müşterilerim artık yoktular ve kimse onların adını dahi anmak istemiyordu. Bir de doğudan batıya doğru uzanan yoluma Gaziler Caddesi adı verildiğinden bir süre sonra Alaybeyi Çarşı adı unutulmuş olmasına daha sonra başıma gelecekleri tahmin edemediğinden dolayı çok üzülmüştüm. Nereden bilebilirdim ki 1950’li yıllarda o daracık yolu motorlu araç trafiğine açacaklarını, 1970’li yıllara geldiğimizde her biri buram buram tarih kokan, geçmişin izlerini yansıtan o güzelim taş binalarımın neredeyse tamamının yıkılıp, onların yerine modernliği ve uygarlığı temsil ettiğini zannettikleri kişiliksiz beton binalar dikeceklerini. Böyle olacağını bilseydim, adımın değiştirilmesini kendime o kadar da dert etmezdim. 80’li yıllara geldiğimizde artan kent nüfusu ve araç sayısı nedeniyle o daracık yolda ne yayaların ne de motorlu araçların rahat sakin hareket etmelerinin olanağı kalmamıştı. Ve 90’lı yılların başında Arasa’dan batıya doğru olan yolun motorlu araç trafiğine kapatılmasıyla biraz rahat nefes alabilecek duruma gelmiş ve bir şeye hemen sevinmemeyi veya üzülmemeyi de öğrenmiştim. Bu kenti yönetenlerin ne zaman neye karar vereceklerinin bilinmezliği bana bunu öğretmişti. Nitekim bir ara daracık yolumda tramvay bile işletmeyi denediler dersem lütfen şaşırmayınız. Evet, bunu da denediler. Önce yolu kazıp rayları yerleştirdiler, sonra da tramvayı. Onların ne düşündüğünü bilemem ama bana göre trajikomik bir durum ortaya çıkmıştı. Fakat bu durum da uzun sürmedi. Bir baktım ki, önce tramvay kaldırıldı sonra da yol yeniden kazılarak raylar. Bir ara yoluma kilit taşı döşeten yöneticiler, bir süre sonra kilit taşlarını söktürüp bazalt ve mermer döşettiler. Öyle bir ruh haline büründüm ki neredeyse her belediye başkanlığı seçiminden sonra başıma daha neler gelecek diye kara kara düşünmeye başlar olmuştum.

             En son halimi hepiniz görüyorsunuz ne olduğu belirsiz bir görünüme soktular beni. Ama yine de en azından geçmişimden izler taşıyan bir iki binaya bir şey yapmadıkların görerek ve ara sıra da olsa o güzel günlerimi hatırlayan veya bir yerlerden okuyup öğrenen insanların gelip geçerken benim hakkımda konuşmalarını duyarak teselli buluyorum.          

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir